UMUTSUZLUK ÜZERİNE
ÖLÜMCÜL HASTALIK UMUTSUZLUK SOREN KIERKEGAARD
Umutsuzluk gerçekten ölümcül bir hastalık mıdır?
Umut nedir? Umut; bir kişinin ve bir grubun yaşamındaki olay ve olabilecek durumlarla ilgili olumlu sonuçların çıkabileceğine dair duygusal inanç ve beklenti bütünüdür.
Umut olmalı, insanı yaşatmalı.
Boş umutlar peşinde koşmamalı.
İnsanlar gerçekten yapabileceği ve ileride olması mümkün olan olaylar, düşünceler için de olursa içinde bulunduğu umutsuzluk içinde çıkma imkânı bulabilir.
Dünyaya dünyanın gözleri bakmak yerine, ona önceden biçimlenmiş gözlerle bakarsanız, birbirine gecenin yıldızları kadar uzak, saçma sapan, anlamsız ayrıntılar içinde dağılır gider. (ROBERT MUSIL)
‘’Umut aslında insanların geleceğini teminat altına almaya çalışırken, geleceğini yok etmesidir’’. Beklenti içinde olmak ve bu beklentiyi gerçekleştirmek için bazı durumlardan taviz vermektir.
İnsanları umutsuzluk içine sokan olaylara baktığımızda bunların en başında dinler gelmektedir. Dinler insanlara ilk önce mutsuzluk ve çaresizlik öğretirler sonrada bu çaresizlik içinden çıkmak için kendilerine gösterilen, bir yardımcı sayesinde içinde bulundukları durumlardan kurtarmayı gösterirler. İnsanlara ahlaklı yaşam yerine, günahkâr bir insan olduğu öğretilmeye çalışılmaktadır. Bu da insanların içinde korku ve acizane duygusunu gün yüzüne çıkarmakta ve umutsuzluk içine sürüklemektedir.
Tüm dinlere baktığımızda insanlara umut ve refah taahhüt ün de bulunurlar, insanların barış içinde yaşamasını, huzur ve mutluluk vaat ederler. Sonra kendi aralarında çarpışmaya başlarlar, insanlara umut vaat ederken, birden insanları umutsuzluk içine sokarlar.
Umut olmadan da insanların ve toplumların hayatlarını sürdürmeleri biraz zordur. Birçok insan da gelecek için de bir beklenti içindedir, kendilerini bir umut ağacına bağlamıştır.
Umutsuzluğa düşen insan nedir?
İnsan tindir. Ama tin nedir? Tin ben’dir. Ben, kendine bağlı olan bir ilişkidir; daha doğrusu ben, ilişki içinde bu ilişkinin içsel yönelimidir. Ben ilişki olmayıp ilişkinin kendine dönüşüdür. İnsan, sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının özgürlük ile zorunluğun bir sentezidir. Sentez iki terim ilişkisidir. Bu görüş açısından, Ben hâlâ varolmamıştır. (sayfa 21)
Kısaca bizde şunu diyebiliriz;
Ben, benmiyim?
Sen bana ben’i soruyorsun,
Ben ben’i bulabilsen,
Ne yapayım, ben ben’i.
Sokrates’in dediği; ‘’kendini bilen evreni tanır’’.
İnsanların ilk önce kendilerini iyi tanıması gerekli, içinde bulunduğu umutsuzluk durumundan kurtulmak için.
Bir insanın gerçekten umutsuz olmaması için; her an içinde bu olasılığı yok etmesi gerekir.
Umutsuzluk içimizdedir ama sadece bir sentez olsaydık umutsuzluğa düşemezdik ve bu sentez doğarken Tanrı’dan kaynağını almamış olsaydı umutsuzluğu yaşayamazdık.
O halde bu umutsuzluk nereden kaynaklanıyor? İçinde sentezin kendine bağlandığı ilişkiden; çünkü Tanrı insanı bu ilişkiye dönüştürürken onun ellerinden kaçıp kurtulmasına izin vermiştir. Yani bundan böyle yolunu bulma işi ilişkiye aittir. Bu ilişki düşüncedir, Ben’dir.(sayfa 24)
‘’Umutsuzluk Ölümcül Hastalık mıdır?’’
İnananlar için ölüm bile yaşama bir geçiş yoludur. Böyle düşünüldüğünde hiçbir bedensel hastalık onun için ‘’ölümcül hastalık’’ değildir. Ölüm hastalıkları sona erdirir, ama kendi içinde de son değildir. Ama ‘’ölümcül hastalık,’’ dar anlamda kendisinden sonra hiçbir şey bırakmadan ölüme varan bir hastalık demektir. Ve umutsuzluk budur.
Ölesiye hasta olmak, ölememektir; ama burada yaşam, umudun eksikliğidir, ölümün eksikliğidir.(sayfa26)
İnsanlar ölümden neden korkar, veya neden ölümsüz olmak istemektedir.
İnsan neden ölümsüzlük ister?
Bunu üç aşamada ele almalıyız.
1- Mitolojik olarak ele aldığımızda özellikle yunan mitolojisinde geçen olaylar, Tanrı’ ların savaşı bir tarafta Zeus diğer tarafta Titanlar savaş uzun yıllar alır. Sonunda Zeus savaşı kazanır, Titanlardan akan kanlar ve onların parçaları yeryüzüne düşer. Yeryüzün deki bu, kandamlaları ve et parçaları insanlığı oluşturur.
Dolayısıyla insanlık bir Tanrı parçası olarak yeryüzünde meydana gelmiştir. Tanrı’dan bir parça olduğu için ölümsüzlük peşinde koşar.
2- Kutsal kitaplara göre insan ilk olarak topraktan yaratıldığında insanlığa can veren yine Tanrı’nın kendisidir. İnsanlara ruhu burnundan üfleyerek onlara can vermiştir. Burada yine bir Tanrı parçası durumu vardır. İnsanlar içinde bulundurdukları bu kutsal ruh sayesinde ölümsüzlük peşinde koşmaktadır.
3- İnsan evlatları gerçekleştirmek istedikleri ve gerçekleştiremedikleri duygular, durumlar olaylar karşısında kendini bir sonraki güne umut içinde baktığı için ölümsüzlük peşindedir. Geleceğe yönelik hayallerin peşinde koştuğu, yapmak isteyip te yapamadıkları için ölümsüzlük peşinde koşmuştur.
Bu olayları da göz önüne alındığında insanların neden umutsuzluk içinde ölümden korktuğunu daha iyi anlaya biliyoruz. Bunları daha da genişlete biliriz . Ekolojik acıdan ölümden korkaklar daha fazla neslinin üremesi için elinden geleni yaparlar, bunun en açık olarak etrafımızda olan bitenlere baktığımızda görebiliriz. Savaşların olduğu coğrafyalarda insanların nüfusu hızla artmaktadır. Veya kıtlık çeken yerlere baktığımızda burada aynı olayları görmemiz mümkündür. İnsanlar umutsuzluk içinde geleceğe umutla bakmanın yollarını aramaktadır.
Umutsuzluktaki ölüm sürekli yaşama döner. Umutsuz olan ölemez; düşünceleri öldürmek için bir hançerin hiçbir değerinin olmaması gibi, ölümsüz solucan, söndürülemez ateş olan umutsuzluk hiçbir zaman kendi dayanağı olan ben’in sonsuzluğunu yok edemez. Ama kendinin yok edilişi olan umutsuzluk güçsüzdür ve amaçlarına ulaşamaz.
Umutsuzluk boyun eğmeyen, yok edilemeyen bir şeyi, ben’i ateşe vermektir.
Sokrates, ruhun ölümsüzlüğünü, ruhun hastalığının (günahın) ruhu yok etmedeki güçsüzlüğü ile kanıtlıyordu. Aynı şekilde, insanın sonsuzluğu, umutsuzluğun ben’i yok etme güçsüzlüğü ile umutsuzluğun bu acımasız çelişkisiyle kanıtlanabilir.
İçimizde sonsuzluk olmadan umutsuzluğa düşünemeyiz. Ama eğer umutsuzluk ben’i yok edebilseydi o zaman umutsuzlukta olmazdı.(sayfa 28-29)
Tanrı için her şey mümkündür. Her zamanın dolayısıyla her anın gerçeği budur. Bu günlük nakarattır ve bu nakarat farkında olmadan sürdürülür; ama bu sözcük ancak her şeyin sonuna gelmiş ve hiçbir başka insansal olabilirliğin var olmadığı insan için belirleyicidir. O halde onun için temel olan, Tanrı için her şeyin mümkün olduğu inanıp inanmamasıdır.
O halde kurtuluş, insansal en üst olanaksızdır, ama Tanrı için her şey mümkündür! B u olabilirlik için bir çılgın gibi savaşan inancın savaşıdır.
Umutsuz kişi ancak olanakla kurtarılabilir. Bir olanak: umutsuz kişimiz yeniden nefes alır, yeniden yaşamaya başlar, çünkü olanak olmadan nefes alınamaz diyebiliriz.
Mümin olabilirin sonsuzluğu ve umutsuzluğun kesin panzehirini elinde tutar; çünkü Tanrı her şeyi yapabilir.
Kaderci kişiler ben’lerini kaybeden umutsuzlardır; çünkü onlar için yalnızca zorunluluk vardır. B u, tüm yiyeceği altına dönüştüğü için açlıktan ölen kralınki ile aynı serüvendir. Kişilik, olabilirin ve zorunluluğun sentezidir.
Tanrı’dan yoksun olmak, ben’den yoksun olmaktır. Kaderci Tanrı’sızdır, diğer bir anlatımla onunki zorunluluktur; çünkü Tanrı için her şey mümkün olduğuna göre, Tanrı saf olabilirliktir, zorunluluğun yokluğudur.(sayfa 48-49-50)
Toplumları veya kişileri içinde bulundukları umutsuzluk durumuna düşmesinde başka nedenlerden birileri de kaderci anlayışıdır. İnsanlar başlarına gelen olumsuz olayları ve içinde bulundukları umutsuzluk vakalarını sürekli olarak Tanrı’ya atıfta bulunmalarıdır. Çözülemeyen ve insanların içinde bulundukları umutsuz vakalarından biride ‘’kötülük’’ olayıdır. ‘’ Tanrı var kötülük neden var’’ bu denklemin daha çözümü gerçekleşmemiştir.
İnsanlar da bulunan iki nimet birisi ‘’akıl’’ diğeri ‘’irade’’ insan evlatları bunları düzgün kullandığında belki de bu kaderci anlayıştan kurtulmuş olacaktır.
‘’Aklını iyi kullananlar iradenin kendisin de olduğunu görecektir.’’
İradenin başkasında olduğunu düşünenler; sürekli iradenin başkasın da olduğunu düşünecek; içinden çıkılmaz bir hal alan umutsuzluk vakasına düşecektir.
Bilinçsizliğin en yüksek noktasında umutsuzluk, en aşağıdadır. O kadar aşağıdadır ki bu durumun umutsuzluk olarak adlandırılıp adlandırılamayacağı bile sorulmaktadır.
Umutsuz olmanın zıddı inanmaktır.(sayfa 59)
İnansak ta inanmasak ta hepimiz O Tanrı’nın kullarıyız. İnsanlara bu sürekli vurgulanır, önce inan gerisini Tanrı’ya bırak. Günah işle sonra ah dile seni Tanrı af eder benzeri söylemler sürekli vurgulanır.
Tanrı karşısında olmak veya olmamak, bu ölçüt inananlar için belirleyici olan bir başka ölçüte yol açar. Saçmalık, çelişki, skandal olasılığı oluşur. İnananları tanımlamak istediğimiz zaman çok önemlidir, çünkü her spekülasyona karşı inanmışlığı koruyan skandaldır. (sayfa97)
Hıristiyanlar için Sokrates önemlidir.
Günah işlemek bilmemektir, bilindiği gibi bu, Sokrates’ten gelen her şey gibi her zaman dikkate değer kalan Sokrates’ci tanımdır.
Hıristiyanlar Sokrates ile İsa’yı eşdeğerde tutarlar, aynı kefeye koyarlar. İkisi de doğrular yüzünden öldürüldüler, içinde bulunduğu toplumlar bilgisiz ve cahildi bu yüzden bunları öldürdüler. Yeniliğe kapalı kendi dogma fikirleri yüzünden katlettiler. İkisi de ölürken kendilerini ölüme götürenleri bağışlamış Tanrı’dan bunların bağışlaması için af dilemişlerdir.
Doğruyu yapan insan her şeye rağmen günah işlememektedir; ve eğer doğruyu yapmıyorsa bunun nedeni anlamamış olmasıdır; doğrunun gerçek kavranılışı onu hemen bunu yapmaya itecektir, hemen anlaşılmasının yansıması olacaktır; öyleyse, günah işlememek bilmemektir. (Sayfa 102-103)
Hıristiyanlıkta anlamak ruhun günah eğilimi olduğundan inanmak gerekir. Anlamak insansal bir süreçtir, insanla olan ilişkidir, ama inanmak Tanrısal olanla ilişkisidir. Hıristiyan için günah, bilginin içinde değil istencin içinde ortaya çıkmaktadır; ve istencin bu bozulmuşluğu bireyin bilincini aşar. (sayfa 105)
Ruhunu günahtan temizlenmenin bir yolu da inanmaktan geçer, insanlara günahkâr oldukları önceden öğretilir, sonrada buradan çıkış yolları gösterilir. Aslında içinde bulunduğu bu durum ‘’ölümcül hastalığın’’ kendisini oluşturmaktadır.
Din bilginlerimizin iki yüzlüğü aynı konuya değinen başka bir noktayı açığa çıkarmaktadır. Günahın tanımı veya günahı tanımlama biçimi pişmanlığın tanımına bağlanmaktadır.
Ve olumsuzluğun olumsuzluğunu bulmak onlara o kadar çekici gelmiştir ki günahı ele geçirmişler ve böylece onu pişmanlığa uygulamışlar ve bu şekilde günahtan olumsuzluk meydana getirmişlerdir.
Ne kadar garip değil mi günahı günahla yok etmek veya yaptığı bir olayı pişmanlıkla geçiştirmen matematikteki işlemlere benzemektedir. Örnekleyecek olursak bir olumsuzluğu(-)eksi diğer bir olumsuzluğu yine (-) eksi olarak aldığımızda ikisini çarpıştırdığımızda ortaya olumlu (+) çıkmaktadır, günahlarda bu yollarla affa uğratılmaya çalışılmıştır.
Günah işleyenin yanına kâr kalmamalı yaptıklarının hesabı sorulmalı ki o zaman bir anlamı olmalıdır. Böyle olursa içinde bulunduğumuz ‘’ölümcül hastalık umutsuzluk’’tan kurtulmuş oluruz.